İlan/Duyuruyu Yaratan

Yönetici

Etiketler

İrfan Yalın - Basit bir haberciden diplomatik misyona; konsoloslukların tarihi

Konsolosluklar dış dünya ile uyumun ve birlikteliğin simgesidir; varlığıyla yüceltir de, yalnızlaştırır da…

 

Diplomasi yapabilme yeteneği, tarihsel süreç içinde devletlerin en önemli unsurlarından biri olmuş. Diplomatların gücü zaman zaman temsil ettiği imparatorların önüne geçmiş, yönetimlerinin saygınlıklarını arttırmış. Konsoloslar, gün gelmiş toplumlar arası kronik düşmanlıkları dostluğa çevirmiş, uzak coğrafyalarda beklenmedik fırsatlar yaratmış ya da savaşlara neden olmuş. 

Başka bir ülkeye elçi göndererek temsil edilmek, farklı bir kültürle olan ilişkileri diplomasi yoluyla kurmaya çalışmak neredeyse ilk şehir devletlerinin oluşumundan bu yana uygulanmaktaymış. Bu konuda yapılmış araştırmalara göre, çok eski yıllarda diplomatlar ortaya çıkan sorunlarla ilgili olarak yalnızca belirli müzakereler için farklı ülkelere gönderilirmiş ve görevleri sona erdikten hemen sonra geri dönerlermiş. Genellikle komşu ülkeler arasında yaşanan bu ilişkide diğer devletle müzakere etmeye çalışan diplomatların masada imza atan ellerinin güçlü olması adına, elçiler kraliyet ailesi bireyleri arasından seçilir, devlet katında yönetici ailelerin akrabaları veya çok yüksek rütbeli kişiler tercih edilirmiş.

“Konsolos” kelimesi Latince “consol” –bazı kaynaklara göre de- “cosol” sözcüğünden türemiş. Kelime anlamı Latince “beraber, birlikte, danışma, mecliste görüşme” anlamları taşıyan “cum” ile “koruma” anlamına gelen “saluus” kelimesinin birleşiminden oluşuyormuş. Düşünsenize, neredeyse tüm Dünya dillerine geçmiş olan bu sözcüğün türediği kök bile “birlikteliği, işbirliğini, beraber olmayı” simgeliyor! Bir de düşünün tersini, yani yalnızlığı, dışlanmışlığı, içe kapanmışlığı, ülke sınırları içinde hapsolmayı…

Kaynaklar konsoloslukların kökeninin neredeyse 2600 yıl önceye dayandığını söylüyorlar, o yıllarda Mısır'da konsolosluk hizmetine çok benzeyen bir kuruluşun var olduğuna işaret ediyorlar. MÖ 6. yüzyılda Firavun Amasis'in Nil Nehri kıyısındaki Naucratis kentinde ticari ilişkileri geliştirmek amacıyla Yunan valilere belirli yetkiler verdiği ve onların kendi vatandaşlarının karşılaştığı sorunlarla ilgili olarak Mısır makamlarıyla aracılık yapmalarına olanak sağladığı, anlaşmazlıklarda kendi insanları lehine araya girdikleri biliniyor.

Kurum olarak konsolosluğun ortaya çıkışını bazı kaynaklar Eski Yunan'daki kent devletlerine dayandırırken, Cermen geleneklerinden türediğini ileri sürenler de var. Ama şu bir gerçek ki, diplomasi kelimesi Yunancada “ikiye katlanmış yaprak, belge” anlamına geliyormuş.

Antik Yunanda, MÖ 5. ve 4. yüzyıllar arasında, “Proxenos” ve “Prostates” adıyla işlev gören konsolosluğa benzer yapılar varmış. Tümüyle ticari faaliyetlerin geliştirilmesi amacı güden bu yerleşik kurumsal yapılar günümüzdeki gibi yurtdışında yaşayan konsoloslar gibi olmaktan ziyade bulundukları ülkenin hali vakti yerinde tüccarlarıymış; ülkelerine gelen tacirlerin yaşadıkları sıkıntılarda onlara yardımcı olmaya çalışan kişilermiş. Proxenoslar ikamet ettiği kentin vatandaşı gibi yaşadığı şehir devletinde, temsil ettiği krallığın bireyi olarak hemşerilerinin çıkarlarını korumakla görevliymiş. Yaşadıkları kente karşı manen sorumlu olarak yaptıkları görevleri sırasında, kentin çıkarlarını gözetmek ve o kentle bağlı olduğu devletin organları arasında bir köprü görevini üstlenen soylularmış; babadan oğla geçen bir sistemin parçalarıymış.

Savaşa ve fethetmeye dayalı imparatorluklarda devletler arası ilişkiler göz ardı edilmiş, diplomasiye gerek duyulmamış

Roma İmparatorluğunun sahip olduğu sosyo ekonomik, coğrafi, siyasi, askeri ve ideolojik şartlar konsolosluk işlevinin Eski Yunan’dan çok farklı olmasına yol açmış. Roma’nın askeri açıdan çok güçlü olup diplomasiye ihtiyaç duymamasında ekonomisinin tarıma dayalı olması ve devlet politikasının fetih anlayışıyla yürümesi etken olmuş. Dolayısıyla Roma’nın diğer devletlerle ticari ilişkileri ön plana çıkmayıp ikincil düzeyde olmuş, bu da diplomasinin Roma İmparatorluğundaki gelişimini engellemiş. Yine de Roma İmparatorluğu’nda yaşayan yabancıların hem kendi aralarındaki hem de Roma vatandaşları ile aralarında çıkan ihtilafları çözüme kavuşturacak şekilde yargı yetkisi olan konsolosluk kurumuna benzer yapılar mevcutmuş. “Praetor Peregrinus” olarak Roma Hukuku'nda ortaya çıkan bu yapının yargıçları, -günümüzdeki konsolosluk faaliyetleriyle tam anlamıyla örtüşmese de- yerine göre, konsüllerin yokluğunda onlara ait yetkileri de kullanmışlar.

MS 476 yılında, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı sonrasında, Bizans İmparatorluğu içinde kurulan yarı özerk yabancı kolonilerde, yargı yetkisi kullanan özel birimlere de “konsül” adı verilmiş; bu tabir Bizans’ta faaliyet gösteren, yarı özerk ticaret kolonilerinde uyuşmazlıkları çözüme kavuşturmakla görevli yönetici yargıçlar için de kullanılmış. İstanbul’da yaşayan Venedikli tüccarları bu yetkilerle koruyan yargıçların kurumsal yapısı, uzunca bir süre boğazın iki yakasında çalışmaya devam etmiş.

Roma İmparatorluğu'nun çöküşü sonrasında, Avrupa'nın ticaret devletlerinin kendi kanunlarını ve ticari uygulama sistemlerini yeniden bir araya getirmeye başlamaları uzun yıllar almış, MS 11. hatta 12.  yüzyıllara kadar bu alanda gelişme olmamış. Bu yıllarda Kuzey Avrupa'da ve Akdeniz'de artan ticaret hacmiyle tüccarların ticari girişimlerinin güvence altına alınma zorunluluğu hissedilmiş, yerel yargıçların insafına bırakılan faaliyetlerin doğru yürümediği görülmüş. Ve ticari faaliyetlerin tekrar artmasıyla birlikte konsoloslar yeniden ortaya çıkmaya başlamışlar. Öyle ki, 13. yüzyıla gelindiğinde, Venedik Devletinin Tunus, İskenderiye, Kahire, Şam ve İstanbul gibi tüm büyük Avrupa limanlarında otuzdan fazla konsolosu varmış.

Ortaçağın sonlarında konsoloslar yabancı ülkelerde kalıcı ikametgâha sahip olmuşlar

Ticari faaliyetler arttıkça, ülkeler ve şehir devletleri, elçilerini kalıcı olarak yabancı yönetimlerin mahkemelerinde görev yapmak amacıyla göndermeye başlamışlar. Aynı bugünkü gibi, başka bir ülkeye yapılacak yatırım ve sonrasında çıkacak sorunların uluslararası mecrada garanti altına alınması isteği gibi, tacirlere kendilerini güvende hissettirmek adına kendi vatandaşı olan hakimler, konsolos misali yabancı topraklarda eşlik etmişler. Liman kentlerinde yürüyen bu ilişki çemberi içinde, konsoloslar, tebaalarını etkileyen ticari sorunlarla ilgilenmişler, başı dertte olan tüccarlara, denizcilere, seyyahlara aracılık etmişler.

Ticari faaliyetlerin artmasıyla elçiler, kendi tebaasında olan vatandaşlarına yardım amacıyla atandıkları ülkelerde görev yapmaya başlamışlar 

Başka bir ülkede yerleşik olarak kurulu modern diplomasinin ilk büyükelçilikleri Rönesans'ın ilk evrelerinde, Kuzey İtalya şehir devletlerinde, 13. yy’da görülmeye başlanmış. Genellikle sorun çözüldükten sonra geri dönen görevliler yerine kalıcı elçiler bu yıllarda görevlendirilmiş, farklı toplumlar arasında mekik dokuyan din adamlarının, savaş gücünü kontrol etmek amacıyla heyet içine gizlenen komutanların, tacirlerin, sanat elçilerinin yolculukları artmış.

Başka bir ülkede yerleşik olarak kurulu modern diplomasinin ilk büyükelçilikleri Rönesans'ın ilk evrelerinde görülmeye başlanmış

Francesco Sforza yönetiminde bugünkü Milano şehri civarında kurulan küçük bir şehir eyaleti, Kuzey İtalya'nın diğer yönetim erkleri içinde daimi elçilikler kurarak devletlerarası diplomatik ilişkilerin sistematik gelişiminde öncü rol oynamış. Bir büyükelçinin devlet başkanına itimatname sunması ilk kez bu dönemde olmuş, modern diplomasi geleneklerini İtalya'da yeşermeye başlamış.

Bir büyükelçinin devlet başkanına itimatname sunması ilk kez 13.yy'da İtalya'da ortaya çıkmış, modern diplomasi gelenekleri yeşermeye başlamış

Uygulama İtalya'dan diğer Avrupa güçlerine de yayılmış, Milano kenti 1455'te Fransa mahkemesine temsilci gönderen ilk eyalet olmuş. Bunu 1487 yılında, İngiltere Mahkemesi'ne daimi temsilci atayan İspanya izlemiş. Fakat ilginçtir, Milano yönetimi casusluk ve içişlerine müdahale olasılığını öne sürerek Fransız temsilcilerin kalıcı ikametini ilk aşamada reddetmiş ama Fransa ve İspanya gibi yabancı güçlerin iç dinamiklerinin kendi siyasetine giderek artan şekilde dahil olmasını kabul etmek zorunda kalmış. Çok kısa zamanda elçi kabul etme ihtiyaç haline gelmiş; 16. yüzyılın sonlarında tüm büyük Avrupa devletleri temsilci alışverişinde bulunmaya başlamışlar. Başka devletlerin siyasi - askeri durumu hakkında oluşan bilgiler, bazı iç güvenlik sorunları, edinilen izlenimler maksimum hızda ve gizlilikle rapor edilecek şekilde derlenmeye, servis edilmeye başlanmış. 

17. Yüzyıl başlarında, modern diplomasinin yazılı kuralları yavaş yavaş belirmeye başlamış, devletler arasında muteber olan karşılıklılık prensibi uygulanır olmuş. Hatta günümüzde bile dikkate alınan diplomatik sözleşmelerin çoğu bu dönemde gelişmiş. Sanat, askerlik, ticaret, tarım, denizcilik gibi kendi alanlarında uzman kişiler konsolosluk binalarında gözlemci olarak görev yapmaya başlamışlar, casuslar diplomatik misyon etiketi altında toplumlara karışmış. Heyetlerin kalabalıklaşması başkentlerde ayrı bir toplumsal ilişkiyi başlatmış, o şehirde yaşayan katmanlara inen ilişkiler sonucu farkındalıklar ortaya çıkmış.

Devletler erkinde temsilcilerin en üst sırası bugün olduğu gibi büyükelçi olarak gönderilen kişiye ait olmuş; diplomatlık mesleği yeni yeni gelişirken genelde bu boşluğu önceki yıllarda olduğu gibi asilzadeler doldurmuş, elçilerin rütbesi, gönderildiği ülkenin prestijine göre eşdeğer seçilmiş.

Büyükelçilerin ilişki kurulan ülkeye verilen önemin göstergesi olarak şehrin iyi yerlerinde büyük konutlarda oturmaları sağlanmış, başka bir devlet adına satın alınan arazilerde o ülkenin mimarisini yansıtan yapılar ortaya çıkmış. Büyük salonlara, görkemli bahçelere sahip elçilik konutlarında verilen davetlerde devlet erkinin yanı sıra toplumun ünlü simaları, kanaat önderleri ve sanatçıları ağırlanmış. Cömert partilerde ev sahipliği yapan yabancı misyon temsilcileri yemeklerini, adetlerini, müziklerini, sanat eserlerini ve dini inançlarını gösterme şansı yakalamış, sosyal faaliyetler bir çeşit propagandaya dönüşmeye başlamış.  

Büyükelçiler yerine göre karmaşık öncelikli kurallara göre sıralanmış, temsil ettiği hükümdarın ünvanına göre ağırlanmaları sağlanmış. Katolik Dünyası için Vatikan'dan gelen elçi baş sırada yer almış, güçlü krallıklardan gelenleri dukalıklardan ve prensliklerden gelenler izlemiş.

Amerikaya göç eden Avrupa insanları, 1776 yılına kadar İngiliz Konsolosluk hizmetlerinden yararlanmışlar

Büyükelçilerin farklı alanlarda görev yapacak personel tarafından desteklenmesi gerekmiş, kalifiye eleman ihtiyacı iyi okulların mezunları tarafından karşılanmış. Bu da Avrupa çapındaki üniversitelerde uluslararası hukuk, modern diller ve tarih çalışmalarının artmasına neden olmuş. Büyükelçiliklerin artmasıyla neredeyse tüm Avrupa devletlerinde eş zamanlı olarak dış ülkelerdeki kurulu yapıların personelini koordine etmek için dışişleri bakanlıkları kurulmuş. İşlevleri tam olarak belli olmasa da, yetkileri zaman zaman farklı bakanlıklarla karışsa da, diplomasinin kurulu kurgusu yeşermeye başlamış. 1780 Yılında, en büyük dış ilişkiler departmanına sahip olan Fransa’nın tam 70 tam zamanlı çalışanı varmış.

Osmanlıda Konsolosluk yaşamı

Osmanlıya Bizans'tan kalan elçilik mirası, 16. yüzyıl ile beraber Pera ve Beyoğlu çevresinde yoğunlaşmaya başlamış.

3. Selim döneminde ilk sürekli Büyükelçilik Londra'da açılmış, Yusuf Agah Efendinin ilk Osmanlı Büyükelçisi olarak atanması sonrasında Osmanlı Devleti de sürekli temsil ve karşılıklılık esaslarına dayalı diplomasiyi uygulamaya başlamış.

3. Selim döneminde göreve başlayacak konsolosluk heyetinin huzura kabulu görkemli törenle gerçekleşmiş

1831 yılında yaşanan büyük yangında hasar gören elçilik binaları, temsil ettikleri ülkelerin siyasi – ekonomik gücüne göre zaman içinde yeniden inşa edilmiş, farklı mimariler İstanbul semalarını süslemeye başlamış. Avrupa'nın resim, heykel ve plastik sanatlarının sergilendiği kolonsuz büyük salonlarda ziyafetler verilmiş, balo gösterileri düzenlenmiş, yazlık konutlarda Rönesans Avrupasının lüks hayatı yaşanmış. Birbirine rakip ülkelerin İstanbul'daki konsolosluk yerleşimleri yarış içinde olmuş, elçilikler birbirlerinin binalarını “büyüklüğüne, donanımına, çalışan sayısına ve bahçesinin güzelliğine” göre kıskanç gözlerle değerlendirmişler.

Satın alınan araziler üzerinde inşa edilen özgün mimariler, temsil edilen ülkenin kültürünü yansıtması açısından etkili olmuş 

Diplomasinin işleyiş merkezi olan Babıâli’nin yerini II. Abdülhamit'in saltanatı sırasında Yıldız Sarayı almış; gittikçe yükü artan Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı), Sadaret ile koordineli olarak dış ilişkileri yorumlamaya çalışmış.

Saray üzerinde etkisi olan güçlü Avrupa ülkelerinin Büyükelçilikleri esen siyasi rüzgârların yönünü belirlemede rol oynamış, dışişleri çalışanlarının hatta sadrazamların belirlenmesinde bile zaman zaman etkili olmaya çalışmışlar.

İstanbul'daki diplomatların mesai saatleri sonrasında karşılıklı ziyaretlerde bulunmaları, yemekli resepsiyonlar vermeleri, akşam toplantılarında müzik dinletisi sunmaları, tiyatro – opera – konser faaliyetleri içinde olmaları İstanbul yaşamını renklendirmiş. Zaman zaman Avrupa'da artan gerilim, elçilerin arasını açmış, zaman zaman da Osmanlı'nın kaderinin tartışıldığı sosyal etkinliklerde fikir alışverişinde bulunulmuş.

Sultan Abdülmecid'in Fransız elçiliğinde verilen bir baloya katılması Avrupa basınında konu olmuş. 

1815 Viyana Kongresi'nde Avrupa diplomasisini ve diplomatik yöntemlerini yeniden düzenleyen kararlar İstanbul'daki elçilerin muhataplarını değiştirmiş; o zamana kadar çok nadir olan padişah ile görüşme sık yaşanır olmuş, sadrazamlar istek halinde elçilerle direk olarak görüşmeye başlamışlar.

Elçilikler ile Babıâli arasındaki diplomatik trafik, -birkaç çok iyi Türkçe konuşan diplomatı saymazsak- gayri resmi kanallar dışında daha çok Fener Semtinde yaşayan tercümanlar aracılığıyla yürütülmüş, İstanbul'da yaşayan iyi eğitimli gayrimüslim aileler ikili ilişkilerde köprü vazifesi görmüşler.

Diplomasinin artan önemi ve sembolik dili, 19. yüzyıl İstanbul'unda Avrupalı temsilcilerin etkisini daha da yoğunlaştırmış, sarayın kendine özgü diplomatik protokolü ve resepsiyonları Avrupa tarzına göre yapılmaya başlanmış. Savaş gemileriyle İstanbul'a gelen ve ülkelerinin askeri gücünü göstermek istercesine bayraklarını dalgalandırarak Boğaz kıyısındaki yazlıklarına giden elçiler -daha önce davet bile edilmedikleri- tören ve toplantıları özel localardan izlemeye başlamışlar; sadrazamların büyükelçilikleri ziyaret etmeleri normal karşılanır olmuş.

Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrası dönemde padişaha veya Osmanlı devletine karşı diplomatik nezaketsizlik İstanbul'da zirve yapmış, kartlar yeniden karılmış, savaş içinde olunan yabancı ülke vatandaşlarıyla birlikte diplomatlar ülkeden ayrılmışlar. Meclis-i Mebusan'ın yani Osmanlı Parlamentosunun kapatılması sonrasında, diplomasi alanında İstanbul'daki saray yönetimine rakip olarak ortaya çıkan Ankara, aktif diplomatik aktörlüğünü günümüze dek sürdürmüş.

2. Dünya Savaşı sonrasında ülkelerin gücü, topraklarında ağırladığı konsoloslukların sayısıyla ölçülmüş, ikili ilişkilerin gücü kurulan dostlukla eşdeğer olmuş

Diplomasi atıp tutmakla, öfkeyle cevap vermekle olmaz; ileriye dönük ikili ilişkiler bilimsel metodun akılcı işleyişiyle kurulur 

Bir anda ortaya çıkan konsolosların istenmeyen kişi değil de, kaba tabirle istenmeyen adam (!) ilan edilmesi sürecinde, ağızdan çıkan sözlerin piyasaları nasıl hareketlendireceği, sonrasının nasıl uygulanacağı hepimizi kara kara düşündürürken, sorunun diplomatik olarak çözümünü sağlayan “Viyana sözleşmesine bağlı olma” vurgusu 1963 yılında yapılan bir anlaşmaya işaret etmekte. Bir anda yandaş basını rahatlatan ve zafer çığlıkları attıran bu garip vurgu aslında herkesin bildiği-kabul ettiği soğuk savaş döneminden kalma bir anlaşma maddesine dayanmakta. Yani ne misafir elçiler dediklerinden vazgeçti, ne de bizim tehditlerimiz ciddiye alındı, denildiği gibi birşeyler yerini buldu! Denilen sadece herkesin bildiği 1963 yılının iki kutuplu dünyasında fazla etliye - sütlüye dokunmadan Viyana’da imzalanan “Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi” kapsamındaki bir cümleye işaret etmekteydi. Bakmayın siz yandaş basında çıkan iç kamuoyuna yönelik  “korktukları, kapıya konmakla yüzleştikleri, haddelerini aştıkları” imalarına! Bulunan sadece diplomasinin yüzyıllık birikimi içinde, etrafı devirmeden, çamura bulaşmadan atılan geçiştirici ve bizi rahatlatıcı bir adımdı.

Dış politika aslında bilimsel bir alan; planlama, ileriyi görme, tutarlı olma, kendi menfaatlerini zarafet içinde korumaya çalışmayı içeriyor. Bir yandan eş zamanlı olarak Çin'in Uygur Türklerine yaptığı insanlık dışı muameleyi kınayan açıklamaya resmî olarak katılırken, aynı anda altına imza attığımız uluslararası anlaşmalara uymayı hatırlatan bildiriyi iç işlerimize karışma şeklinde yorumlamayı nasıl bağdaştıracağımızı tabii ki yandaş basından öğrenmeye (!) çalışmak gerekiyor. Devletlerin, kurumların, şirketlerin, kişilerin onurlarını koruyan en önemli faktörün verilen sözleri tutmak, geçmiş yönetimlerce atılan imzalara sahip çıkmak, gelenekleri-yazılı olmayan kuralları uygulamak ve devletlerin ilişkilerinde süreklilik esasının olduğunu kendimize hatırlatmamız gerekiyor. Tabii ki bazı durumlarda anlaşmaların içerikleri olumsuz hale dönebilir, günün şartları bambaşka bir konjonktürde değişebilir. Çözüm yine diplomasiden, mantıklı arayışlardan geçer; karşı taraf(lar)ı yeni bir sözleşme metninin altına imza atmaya getirme süreci bilimsel metodun akılcı işleyici ile olur. Bu iş okey masası dağıtmaya, eş-dost meclisinde atıp-tutmaya, sinirlenip ulu orta, ileri-geri konuşmayı kaldırmaz. Unutmayalım ki, bugün insan hakları konusu hiçbir ülkenin iç işi olarak görülmüyor, “sınırlarımın içinde ben  istediğimi yaparım” diyen dikta özentilerine iyi bakılmıyor; nefret söylemli ırkçı politikalar çok yerde reddediliyor. 

Konsolosluk teması aynı zamanda önemli bir koleksiyon alanı! Resmi mektuplar, belgeler, davetiyeler, resimler, konsolosluklar tarafından verilmiş madalyalar, basılı kitaplar, anı içeren efemeralar, kullanılmış eşyalar, gizli raporlar meraklılar tarafından toplanıyor, müzayedelerde bu tür değerler dünyanın her yerinde sık sık boy gösteriyor. Tabii ki her koleksiyonun içinde barındırdığı geçmişin değerlerini geleceğe taşıma konusunda yıllar sonra ilginç yaşanmışlara farklı bakış açıları da sağlıyor.

Güzellikleri biriktirmenizi dilerim.

Bu yazı yazarın izni ile yayınlanmıştır. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Gönderdi İrfan Yalın 5 Kas 2021 14:06

Yorumlar (0)

Giriş Yapılmamış