ahmet özgen

ATEŞ VE İNSAN

İNSAN VE ATEŞ

“Benim ateşim, yani aklın, bilginin ve vicdanın ateşi,

Her geçen gün farklı yerlerde ortaya çıkmakta

Ve daha parlak yanmaktadır”

GREGORY PETROV

Homininler ağaçların üzerinde daldan dala atlıyor sevdikleri meyveleri toplayarak besleniyorlardı. Daha sonraları yere indiler. Toprağa bastıklarında dallara tutunmaya yarayan elleri artık boşta idi. Bundan böyle beslenmek için sadece dallar arasında meyve aramayacak ama av peşinde koşacaklardı.

İşleri belki daha zordu ama birlikte olmaları onlara güç katıyordu. Birden gök gürledi yıldırımlar şimşekler ve gökten boşanırcasına yağan yağmur, pek şaşırtıcı gelmişti onlara. Yıldırımın düştüğü orman yanıyordu. Dünyaya düşen ilk yıldırım ile insanoğlu hep onun ışığına ve ısısına sahip olma arzusuyla doldu. Demek ki her sabah üzerlerine doğan güneş ışığını ve ısısını getirmişti yeryüzüne. Birden birinin aklına bir şey geldi. Eline aldığı çalı çırpıyı yanmakta olan ormanın kenarındaki alevlere yaklaştırdı ve bir meşale benzeri ateş aldı ondan. Ava çıktı, peşinden koştuğu hayvanlar hem ateşten korkuyordu hem de birlikte avlanırken ateş ona güç sağlıyordu. Derken ateş söndü ve bir sonraki yıldırımı beklemeye başladı. Ama ateşin kendisine olan katkısını ve gücünü kavramıştı. Bu kez onu elde etmek için biri iki taşı birbirine sürttü, hatta bir diğeri iki odun parçasını sürttü birbirine ve işte sürtünmeden elde ettiği kıvılcım sonucunda ateşi bulmuştu. Bundan sonra yapması gereken ise ateşi sürekli kılmaktı. İnsan ve ateşin ilişkisi işte böyle başladı ve dostluğu geliştirdiler. Ateş ve insan öylesine bir kültür yarattılar ki, milyonlarca yıldır hala gelişip büyümekte.

İnsanoğlunun sosyal, ekonomik, ruhsal ve hatta dinsel gelişiminde ateşin rolünün önemi tartışılmaz. Günümüze değin yapılan araştırmalar göstermiştir ki, insanoğlu ateşi 500.000 ile 1.500.000 yıl önce keşfetmiş ve onun kendisine kazandırdığı her türlü olanağı geliştirerek bugüne kadar taşımıştır. Ateş bugünden sonra da hep bizimle olacak, daha çok kullanım alanına sahip olacak ve geliştikçe bizi uzaya oradaki ateşe yani güneşe taşıyacak ve bizi kutsamayı sürdürecektir.  Buna olan inancım tamdır.

Bir ateş yakıp karşısına geçtiğinizi düşünün, alevlere baktığımızda dalıp gitmemek mümkün müdür? Ateş insanı içine dönmeye çağırır. Derin düşünceye davet eder. Hayal gücümüzü genişletir. Dalıp gideriz hülyalara…

Ateşin karşısında otururken kim varoluşun derinliklerine dalmaz ki. Ateşin üzerinde pişen yemeğin kokusunu içimize çekerken hangimiz ateşin yaratılışın dört elementinden biri olduğunu akıl ederiz ki… Ateş hep yanımızda şuramızda, buramızdadır ama kimin aklına felsefi bir anlam yüklemek gelir ki… Oysa yaratılışın dört elementinden olan hava, su, toprak olmadan ateş olmaz. Bu üçü yoksa ateş de yoktur.

Ateş ham maddeyi değiştirip dönüştürür. Odunu, demiri, madenleri, toprağı, bitkileri ve en önemlisi insanı… Ateş arındırır, temizler, günahlardan arındırır. O nedenle insanlar maddi dünyaya veda ettiklerinde bazı inanışlarda hatta orta çağda ceza vermek amacıyla yakılırlar, amaç insanı arındırmaktır. Günahlarından ve kötü düşüncelerinden arındırmak.

Evrenin kurucusu olmak ateşe soyutlamanın, hayal kurmanın yani düşüncenin de gelişimini sağlamak hakkını veriyor. Hatta seçme unsuru olma hakkını da kazandırıyor. Ateşin hareketine dalarak hayalimizde her şeyi canlandırmak mümkün öyleyse ateşi seyrederek hayal kurmak ayrıcalıktır.  İşte o zaman yavaş değiştiğini varsaydığımız hayatta, hızlı değişimleri yaşadığımızı ateşi seyrederek anlayabiliriz.

Aslında dört elementin üçü ateşe karşı cephe almışlardır. Ateşi yok etmek için önce su şansını dener, başaramazsa hava yardımına koşar, o da olmazsa toprak kapaklanır üstüne. Tek tek geldiklerinde ise pek başarılı olamazlar; hava onun bineği, rüzgarlar ise kamçısıdır, suya ise mesafelidir rakip görür onu.

Ateş yakar, ısıtır ve ışıtır. Korkutur ama korur. Haberleşme aracıdır. Ateş bu özelliklerinden ötürü insanda hayret, dehşet, hayranlık ve saygı uyandırır. Nitekim insanlık onu elde ettiğinde ateşin yaktığı ormanların verimli topraklarını işlemeyi düşünerek yeni bir döneme giriyordu. Yeni bir yaşama başlangıç yapıyordu. Demek ki ateş yeniden doğumu da içinde barındırıyordu, öyle ise himmetinden sual olunmaz ve arınma ayinlerinde özel bir yere konabilirdi. İşte bu kısa girişten de anlaşılacağı üzere ateş ile başlayan dostluk onun kontrol altına alınması ile uygarlığa giden yolu açmıştır.

İnsanlığa uygarlık yolunu açan ateşi kim bulmuştu? Bunun da heyecanlı bir macera olduğu anlaşılıyor. Çeşitli kaynaklardan yaptığım değerlendirmelerden yararlanarak şu bilgileri paylaşmak istiyorum;

ATEŞİ KİM BULDU: İnsanın ateşle tanışmasının yıldırım düşmesi sonucu ile mi başladığı yoksa çakmak taşını pirite sürterek mi ateşi bulduğu yoksa biri sivri odun parçasını diğerine sürterek mi ateşi elde ettiği hep tartışma konusu olmuştur.

İnsanoğlunun MÖ.7000 yıllarına kadar verimli ateş yakma tekniklerini bilmediği savunuluyor olmasına rağmen, Tabun mağarasındaki kalıntılar atalarımızın ateş yakmayı 350 bin yıl önce öğrendiğini gösteriyor. İlk ateşi muhtemelen homo erectusun torunları yaktı, öyleyse 195 bin yıl önce doğu Afrika’da ortaya çıkan homo sapiens türü, ateş yakmayı atalarından öğrenmiş olmalı ya da homo sapiens sapiensin atası sayılan heidelbergensis’e de borçlu olabiliriz. Bir başka buluntu günümüze daha yakın bir teoriyi öne sürerken, bir diğeri de yaklaşık 500 bin yıl önce Pekin adamı denen ilkel insanın ateşi bilinçli olarak kullanan ilk kişi olduğunu savunmaktadır. Günümüzden yaklaşık 40 yıl önce Kenya’da ve Güney Afrika’da ortaya çıkarılan kanıtlar ise hominid denen ilk insanların 1,42 milyon yıl önce ateşi kontrollü olarak kullandıklarını kanıtlamaktadır.

 Avrupa’daki neolitik yerleşim bölgelerinde çakmak taşı ve piritlerin yanında alev delgileri de bulunmuştur. Bundan da anlaşılmaktadır ki ilkel toplumların en yaygın ateş yakma yöntemi sürtmeydi. Ayrıca güney doğu Asya, Endonezya ve Filipinler’de bambudan yapılmış bir tüp içindeki havayı sıkıştırarak ateş elde edildiğini gösteren malzemeler bulunmuştur. Prometheus’da ateşi Zeus’tan aynı yöntemle çalmıştır.

ATEŞ NEDİR?

Yalnız ateşin yol açtığı değişimler derin, çarpıcı,

Çabuk, harikulade, kalıcı değişimlerdir.

(Gaston Bechalard)

 

Meydan Larousse, ateşi yanıcı cisimlerin tutuşmasıyla beliren ısı ve ışık olarak anlatırken, İskender Pala Dört Güzeller adlı yapıtında şöyle tarif eder; ateş yanabilen bir maddenin tutuşma sıcaklığına gelerek oksijenle temas etmesi olayıdır.

 

Bütün elementler arasında hayatımız açısından temel önem taşımasına rağmen unutulma tehlikesiyle en çok karşı karşıya kalan ateştir. Havayı her gün soluruz, suyu yine her gün kullanırız, toprağa da sürekli basarız ama ateşle olan deneyimimiz giderek azalmaktadır. Acaba ateşin her zaman rahmet olmadığını ve kontrolden çıkınca felakete dönüşeceğini biliyor olmamız mı bizi ateşten uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle mi eskiden ateşe ait olan işlevler artık görünmez enerji çeşitleri tarafından üstlenilmektedir.

Günümüzde bile alevler herhangi bir televizyon programından daha çekicidir. Etrafında hikayeler anlatılır, sohbet edilirken o kendisini sürekli yeniler.

Gaston Bechalard’ın “en eski zamanlardan beri insanoğlunun hayal gücüne eşlik etmiş olan arketip figürler konusunda araştırmalar yaparken ateşle karşılaşmamasına imkân yoktu” sözü unutulmamalıdır.

Ateşin ısısı, ateş topu olarak görülen güneşi çağrıştırır. Ateş insanı hipnotize eder, dolayısıyla hayal kurmanın hem başlıca nesnesi hem de itici gücüdür. Ateş mahremdir ve evrenseldir. Olaylar karşısında iyi ile kötüyü aynı açıklıkla kabul edebilen yalnız ateştir. Cennette parıldar, cehennemde yanar. Renklerle oynar, yeşili kahverengiye, siyahı beyaza, beyazı siyaha döndürür. Dans etmeyi pek sever, dansın ardından gri tozlar, kara kuraklıklar bırakır ardında.

Ateş bize ilk evrensel yasağı hatırlattığından hem ona dokunmamak gerekir hem de yasaların tezahürüdür. Ateş doğup büyümek için onu doğurmuş olan iki odun parçasını bitirip tüketen ilk varlıktır. Ateşin doğuşu cinselliği güçlü bir şekilde çağrıştırır, alevin tohumu sürtünmeden doğar.

Ateş öfkenin alevlenmesinden kara sevdanın ateşine kadar metaforlara konu olur. Ateş tutkularla ilgili tüm söylemlerde metaforik olarak yer alır. Bir güzele ateş gibi yanmak, içindeki sevgi ateşini söndürmek gibi deyişlerin yanında Ömer Hayyam’dan bir dize bu fikrimizi daha etkili kılar;

 Sevdiğini mertçe seven kişi, pervane gibi özler ateşi

 Sevip de yanmaktan korkanın masal anlatmaktır bütün işi.

 

Ateş tüm dönüşümlerin aracıdır ve bir şeylerin değişmesi istendiğinde ateşten yardım istenir. Hayatımızın en temel çelişkileri ateşle ortaya çıkar, ateş hem hayat hem ölümdür, yıkım ve ıstırap veren elementtir.

Antik Yunan düşünürleri ise ateşe anlam katarlarken, “bir rengin güzelliği maddenin karanlığına egemen olan içindeki cisimsiz ışığın varlığından kaynaklanır. Ateş bu nedenle diğer her şeyden güzeldir, biçimin elle tutulamaz oluşudur. Bütün cisimlerin en hafifidir. Her zaman saftır, çünkü maddeyi oluşturan diğer elementleri içermez, halbuki diğer bütün elementler ateşi içerirler. Doğası itibariyle bütün renkleri içerir, diğerleri ise renklerini ondan alır ve uzaklaştıkça güzelliklerini kaybederler” diyerek yüceltirler ateşi…

İnsan gibi insan olmayı ateş yakmaya borçluyuz. Atalarımızın beyin hacminin et yedikleri için son birkaç milyon yıl içinde hızla büyüdüğünü biliyoruz. Ayrıca pişmiş etin daha besleyici olduğunu ve beynimizin kuşaklar içinde daha fazla büyümesi için gereken enerjiyi de sağladığını biliyoruz.

 

Öyle ise şimdi de bu gelişime bir göz atalım. Evrim bize neler yapmış…

HOMO HABİLİS

Homo Habilis, akıllı bir beyine sahipti ama zihni boştu. Zekâsı duyu organlarından gelen bilgiyi algılıyor ve işliyordu ama zihine eşlik eden herhangi bir duyumun bilinçli bir şekilde farkına varmasından yoksundu. Herhangi bir duygunun bilincinde olmaksızın beyinleri açlık veya korku ile harekete geçiyordu, beyinleri istemli eylemlerde bulunuyor ama zihin buna eşlik eden iradenin farkına varmıyordu. Böylece davranışlarına dair iç görüden habersiz yaşamlarını sürdürmekteydiler. (İngiliz psikolog Nicolas Humprey)

Etiyopya’da fosilleri bulunan Lucy ve Tanzanya’da volkanik küle gömülü olan üç çift ayak izi Australopithecusun örnekleridir. Bu fosiller anlaşıldığına göre dik yürüdükleri belirlenmiş ama bizlerle başkaca benzerlikleleri olmadığı da anlaşılmıştır. Yani kısaca söylemek gerekirse, bedensel değil ama zihinsel olarak maymundular.

Homo Habilisin iklim ve diğer çevresel koşullardaki değişiklikler ile, pişirerek et yemede artış gibi beslenme değişikliklerinin ve toplumsal değişimlerin beynin büyümesine neden olduğu düşünülmektedir. Çünkü etin pişirilme yoluyla tüketilmesi proteini açığa çıkarırken daha besleyici bir gıda maddesine dönüşmesini de sağlamaktadır. Ayrıca ateşin en önemli kullanımlarından biri de yiyeceklerde bulunun bakteri ve parazitleri öldüren ve çoğu yiyeceğin sindirimini kolaylaştıran pişirme işlemidir. Ateş ayrıca eti tütsülemek için de kullanılabilir böylece etin saklanması mümkün hale gelir. Bu teoriyi desteklemek amacıyla yapılan deneylerde pişmiş etle beslenen farelerin diğerlerine oranla %29 daha fazla kilo artışı saptanmıştır. Bu deneyin de Homo Erectus için besleyici yararı sağladığı anlamına gelmektedir. Pişmiş yiyecekler Homo Erectusun atalarına oranla daha gelişmiş ve daha büyük beyine sahip olmalarını getirmiştir.

İlk Homininler yemeği paylaşmak için ateş etrafında toplandıklarında bir sosyalleşme ortamı da yaratmaktaydılar. Büyüme gösteren beyin alanları frontal ve parietal lobların belirli kısımları için söz konusudur. Bu alanlar ise, zekâ, hafıza ile ilgili bölgelerdir. Böylece daha büyük beyne sahip primatların daha geniş sosyal gruplar halinde yaşamaya başladıkları gözlemlenmektedir.

Buraya kadar yapmış olduğumuz açıklamalar ışığında dilin de ateşin sağlamış olduğu sosyalleşme ortamı sayesinde geliştiği varsayılabilir. Yaşanan bu sosyalleşme yapısı içinde önce tek tek kelimelerin ağızlardan döküldüğü ve giderek daha anlaşılır bir dile dönüştüğü de muhakkaktır. Yani anlaşılabilir konuşabilme yetimizi de ateşe borçlu olduğumuzu düşünmek hiç de abartı olmayacaktır.

Afrika savanalarında gelişen Homo Sapiens, yırtıcılar için en kolay en zayıf yiyecek iken, bir yandan gündüzleri av peşinde koşarken diğer yandan geceleri tümden korunaksız kalıyordu. On binlerce yıl ağaç tepelerinde uyumaya çalışırken ateşi elde etmesiyle başına diktiği bir nöbetçi sayesinde daha az tedirginlik duyarak yeryüzünde uyumaya başlıyordu.

Ateşin başında geliştirdiği dilin sayesinde romantizm de gelişiyor büyük aşklar da ateşin etrafında yeşermeye başlıyordu. Mağaraya sığınarak ateşle ısınır ve etrafı aydınlatırken bir taraftan da sanat gelişiyordu. Mağara duvarlarına çizilen resimler o günün albümleri, hikayelerini oluşturmaktadır.

Prometheus efsanesinden bu yana ateşin yarattığı özgürlük, güvenlik, aydınlanma ve insanların birbirleri ile özdeşleşmesi ve aşk ateşinin sürgün vermesi de bu efsanede saklıdır.

Bugün bile gezegeni ele geçirmiş olan insan bir zamanlar korku içinde yaşadığı doğayı yok etmiş olmasına rağmen ateş karşısında tefekküre dalar, şömine yanında romantizm yükselir, sohbetler sıcaklaşır, zihnini seyre dalar.

HOMİNİNDEN HOMO SAPİENSE BEYNİN GELİŞİMİ

Ateşin insan beynindeki gelişime katkı sağladığını söylemiştik. Bu gelişimin çağların kapısını nasıl araladığına da kısaca değinelim istiyorum.

Homo Habilis iken homininler yaklaşık iki milyon yıl önce beyin büyüklüğü ve zekâ düzeyinde önemli bir artış yaşadılar. Homo Erectus iken yaklaşık 1,8 milyon yıl öncesinden başlayarak öz farkındalık kazandılar. Arkaik Homo Sapiens olarak yaklaşık 200.000 yıl öncesinden başlayarak da diğerlerinin düşüncelerinin farkında olmayı başardılar, zihin kuramına sahip oldular.

Erken dönem Homo Sapiens iken yaklaşık 100.000 yıl öncesinden başlayarak kendi zihinlerinden geçenleri derinlemesine analiz edebilme becerisi gelişti. Bu gelişme ise içe bakışı destekleyen bir beceri haline dönüştü. Böylece, hem başkalarının ne düşündükleri ve hem de kendileri hakkında başkalarının ne düşündüklerinin de farkına vardılar. Son durumda ise modern Homo Sapiens olarak yaklaşık 40.000 yıl önce kendimizi geçmişte ve gelecekte düşünebilme beceresini yani “OTOBİYOGRAFİK BELLEK” diye adlandırılan özelliğimizi geliştirdik.

Böylece gelişen tüm bu beceriler, 12.000 yıl önce tarım devrimine yol açmıştır.

Bu süreci dönemlerle şu şekilde açıklayabiliriz;

  • PALEOLİTİK DÖNEM: Yontma Taş Devri, 2.6 milyon yıl önce başlamış MÖ 10.000 de bitmiştir. Bu dönemde Homo Erectus, Neanderthal, Homo Sapiensin geliştiği yani insanlaşmanın başladığı dönemdir. Aynı zamanda avcı toplayıcı ve ateşten yararlanmaya başlandığı dönem olarak da bilinmektedir.
  • MEZOLİTİK DÖNEM: Paleolitik ile Neolitik dönemin geçiş sürecidir. Seramik işçiliği gelişmeye başlamıştır.
  • NEOLİTİK DÖNEM: Tarım başlar. Yerleşik düzene geçilir. 8.000 ile 4.500 arasına tarihlenmektedir.

ATEŞİN KONTROL ALTINA ALINMASI

HOMO Habilis insan ırkının başlangıcı için bir çıkış çizgisi olarak düşünülebilir. Mütevazı bir şekilde artan beyin büyüklüğü onu daha akıllı hale getirdi, böylece alet yapabiliyor aletleri başka alet yapabilmek için kullanabiliyor ve aletlerini daha sonra da kullanmak üzere saklıyordu. Zekâ ile ilişkili olan frontal-parietal beyin ağı gelişmeye başlamıştı ve sonraki iki milyon yıl sürecek olan bu gelişim homo habilisten sonra gelenleri daha zeki yapıyordu.

HOMO ERECTUS ateşi kontrol altına alan ve kullanan ilk hominindir. Beyin hacmi ortalama 1.000 cm3 mertebesine ulaşmıştır. Bu aşamaya tam olarak nerede ne zaman ulaşıldığı tam olarak kestirilememektedir. Ancak ateşin kontrollü kullanımına dair 790.000 yıl öncesine ait kanıtlar vardır ve işlemin yaklaşık 400.000 yıl önce iyice yaygınlaştığı anlaşılmaktadır.

İlkel halklarda ateş yakmak için kullanılan sürtmeye dayalı aletlerin hiçbiri doğrudan doğruya doğal bir olay tarafından telkin edilemez.

 

Kültür yapısının köşe taşı olan ateşin icadı, Prometheus efsanesinin çok iyi anlattığı gibi işlenmemiş haliyle aşılamaz zorluklar çıkartır. Doğanın kendisine tanıdığı yararları tanıdıktan sonra bile ateşi nasıl yanık tutacaktı? Bir kere sönünce yeniden nasıl yakacaktı?

Isınma, ısıtma, aydınlatma, yakma, pişirme, avlama, ayrıştırma, birleştirme, haberleşme gibi pek çok temel işlevin yanı sıra, insanların barınma, korunma, alet yapma, ölü gömme, gruplaşma ve sosyoekonomik yapılaşma niteliklerinin kazanılmasına ve yaygınlaşmasına yön veren ateşin, kontrol altına alınıp ocak ve fırınlar aracılığıyla kullanılması sonucu, önceleri sadece ısınma ve korunma amaçlı kullanıldığını düşünebileceğimiz ateş, daha sonraları pişirme, ayrıştırma, birleştirme ve alet yapma amaçlarına da hizmet etmiştir. Daha önceleri sadece avlanma amacıyla kullanılmakta iken kontrol altına alınan ateşe süreklilik kazandırılması ise ocaklar ve fırınlar vasıtası ile olmuştur.

Buna ilk örnek olarak, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılarda özellikle kutsal alanlarda ocak ve fırınlara rastlandığı görülmektedir. Buna ilk örnek olarak da Hitit dininde ocak tanrısının varlığı, ele geçirilen ritüellerden anlaşılmakta ve ocağın kutsandığı bilinmektedir.

OCAKLAR

Ocaklar, insanın ateşle birlikteliğini temsil eder. İnsanoğlu ocak tesis ederek ateşi denetimi altına almıştır. Ocaklar, oval, at nalı veya dairesel olarak inşa edilmişlerdir.

Ocaklar erken tunç döneminde tanımlanabilir olmuşlardır. Bunlara ait örnekler Mezopotamya ve Anadolu’da Çatal Höyüktedir. Günümüzde mangal veya maltız olarak adlandırılan taşınabilir ocaklar da mevcuttur. Bunların daha çok ısınma, pişirme veya su ısıtma amacına yönelik olarak kullanıldıkları düşünülmektedir. Ocaklar metalden değil kilden yapılmakta idi.

MEKÂN İÇİ OCAKLAR

Megaron tipi yapılar Batı Anadolu’da erken tunç çağında inşa edilmişler ve ocakların da ilk kez bu yapıların içlerinde yer aldığı gözlenmiştir. Mekânın ortasında bulunan ocak daha çok ısınma amacına yönelik iken evin duvarına yakın inşa edilen ocaklar ise pişirme amacına yöneliktir.

 

Mekân içi ocakları sosyalleşme olgusu açısından da değerlendirmek mümkündür. Ateş ve ocak insanın artık kendisinin ve karşısındakinin farkında olmaya başladığı bu dönemde insanların etrafında toplandığı, birbirleriyle iletişim kurduğu, topluluk bağlarının güçlendiği ve giderek dini törenlerin yapıldığı bir yer haline gelmiştir.

MEKÂN DIŞI OCAKLAR

Bunlardan ayrı olarak mekân dışı ocaklardan da söz etmek mümkündür; yine yemek pişirmek için kullanılmakta ama kültürel anlam da taşımaktadır. Ortak kullanıma açık ocaklardır. Toplumsal dayanışmayı açıklar niteliktedir. Yapım tekniği farklı değildir. Mekân içi ocaklara kor yetiştirmek için de inşa edilmiş olabilecekleri düşünülmektedir.

FIRIN

Ateş yemek yapmanın dışında da kullanılmıştır. Bunun için de Yunan mitolojisine bakmak gerekir. Yunanlılar demir, bronz gibi madenleri işlemiş ve zanaatçı tanrı olarak Hephaistos yol gösterici olmuştur. Ateşin insanoğlu tarafından kontrol altına alınıp kilden çanak-çömlek yapımından sonra ateş körük kullanmak suretiyle daha yüksek sıcaklıklara eriştirilerek maden işlenmeye başlanmıştır.

Ateş aracılığıyla metallerin işlenmesi teknolojisi aslında maden sözcüğünün etimolojisinden de anlaşılacağı üzere toprakla bağlantılıdır. Arapça kökenli MA’DİN sözcüğü toprakta bulunan özlerin genel adı anlamındadır. İnsanın topraktan ateş yardımıyla ayrıştırdığı bu özler ise metallerdir ve o da Yunanca aramak anlamına gelen METALLAN sözcüğünden gelmektedir.

Anadolu’da iki çeşit fırın tarzı vardır: İlki kubbeli fırın diğeri ise tandır olarak adlandırdığımız, yere çukur kazılarak yapılan fırındır. Fırınlar da ocaklar gibi iç ve dış mekân olarak ayrılırlar.

BESLENMEDE DEĞİŞİM

Ateşin sadece ısınma amacına yönelik değil başka işlerde de kullanılabileceğinin anlaşılmasından sonra kullanım alanı da gelişmiştir. Ocaklar ve fırınların kullanıma girmesinden sonra ateş, gıda maddelerinin çiğ olarak yenemeyecek, çiğken zehirli ya da hazmı zor olan ancak pişirilince beslenmede önemli bir yer tutan menüyü zenginleştirecek maddelerin de kullanılabilmesini sağlamıştır. Sonuç olarak insanoğlunun özellikle üst paleolitik dönemden başlayarak ateşin yönlendirici etkisi üreticiliğinde de artış sağlamıştır.

Yukarıda söz ettiğimiz insan beynindeki gelişmelerin ışığında iklimsel değişiklikleri de göz önünde tutarak insan zihninde meydana gelen evrimdeki değişimi dört niteliğe bağlamak mümkün görünmektedir:

  • Tekniğin gelişerek bitki kaynaklarını ekip biçmek amacıyla kullanılabilecek aletlerin yapımı,
  • Hayvanları, bitkileri sosyal prestij ve güç elde etmek için statü elde etmek amacıyla kullanma eğilimi,
  • Hayvanlar ve bitkilerle, insanlarla geliştirilene benzer “SOSYAL İLİŞKİLER” geliştirme eğiliminin ortaya çıkması ile evcilleştirme sürecinin gelişmesi,
  • Bitki ve hayvanlardan nasıl yararlanılabileceği fikrini oluşturarak yemek pişirme kültürünün gelişmeye başlaması.

Bu sayılan yetenek ve eğilim insanların bitki ve hayvanlarla ilişkisinin doğasını değiştirmiştir. İnsanlar son buzul çağının sonunda büyük çevresel değişimlerle karşılaştıklarında bu soruna çözüm bulabilecek bilişsel akışkanlığa sahip akla ulaşmışlardır. Bu aklın insana uygulattığı çözüm ise tarım olmuştur.

Tarımsal yaşam tarzına geçiş beraberinde beslenme için kullanılacak besin maddelerinde çeşitliliği getirmiştir. Tahılların kavrulmasıyla başlayan ateşin kullanılış biçimi giderek ocak ve fırınlarda başka işlerin de yapılabileceği daha yüksek sıcaklıkların elde edilmesini sağlayarak teknolojik dönüşümü ve gelişimi sağlamış, çanak çömlek yapımını metalürji teknolojisindeki gelişmeler izlemiştir. Buradaki en önemli keşfin körük olduğu akılda tutulmalıdır.

Ocakların insanoğlu ile yaşaması yani sosyalleşmesi üzerine etkileri açıktır. Ateş topluluğu duygu ve düşünce yönünde birleştirici etki olmuş insanoğlunun ruh dünyası için ocaklar kutsal yerler olarak görülmüştür. Ocak ve fırın konusundaki gelişmeler en eski çağlardan başlayarak günümüze değin ulaşmış ve belirleyici olmuş, ekonomik, teknolojik, sosyo kültürel ve siyasal gelişmenin önünü açmıştır.

Sosyal zekâsı ile teknik zekâsı entegre olmuş çağdaş insanın ateşin etrafında oturup hem konuşup hem de alet üretimi veya tamiriyle uğraştığını düşünmek mümkündür. Yemek yapmak için kullanılan ateş sosyalleşmeyi getirdiği için yıkıcı değil yapıcı olmuştur. Bunun sonunda çanak çömlek yapımı ile başlayan teknolojik gelişme sanayi devrimini başlatan buhar gücüne kadar çok değişik alanlarda kullanılagelmiştir.

ANTİK YUNAN’DA ATEŞ

Antik Yunan’a gelindiğinde, Hephaistos’ta ateşin faydasını, Prometheusta ateşten yararlanma sanatını, Hestia’da ise kutsal alevin tanrısallaşmış olduğunu görmekteyiz.

Snell Yunan düşüncesinin insanlık tarihi ve en büyük kaygısının “zihnin keşfedilişi” olduğunu söylemiştir. Onda akıl öncesi efsanevi ve insan biçimci anlayışlarla salt akılcı bir dünya görüşü arasındaki ayrım ilk defa ortaya çıkmış ve o tarihten bu yana bütün insan düşüncesinin vaz geçilmez bir kazancı olmuştur

İLAHİ ELEMENT OLARAK ATEŞ: Ateşin ilk deneyimi dolaylı olarak güneş ışığından, doğrudan da şimşekten ve egemen olmaya imkân olmayan yangından elde edildiği varsayıldığına göre, ateşin en baştan beri ilahi güçlerle bağdaştırılması çok doğaldır.

Dinler, doğan güneşe selam olsun, asla sönmemesi gereken kutsal ateşin tapınakların en derinliklerindeki odada korunması olsun, ateş kültünün çeşitli biçimlerini içerir.

Antik Yunan filozofları ateşi kozmik bir prensip olarak ele alırlar. İlk filozoflara göre, ateş tanrısal bir varlıktır. Öylesine ki Homeros, destanında Troia’daki savaşın Apollon ya da Helios’un Poseidon’la çarpışmalarını tanrısal ateşin kozmik suyla çarpışmasıdır şeklinde tasvir eder.

Ateşe yaratıcı gözüyle bakan ve ateşin her şeyin kökeni yani arkhe (öz) olduğunu ileri süren Herakleitos olmuştur. Evrenin her çağda ateş yoluyla yeniden canlandığını ateşle her şey arasında karşılıklı bir değişimin gerçekleştiğini ileri sürer.

Herakleitos her şeyin ateşten kaynaklandığını ve yeniden ateşe dönüştüğünü, her şeyin yoğunlaşma veya seyrelme yoluyla ateşin dönüşmüş hali olduğunu savunurdu, ateş yoğunlaşınca neme, nem katılaşınca toprağa, toprak sıvılaşınca suya dönüşür, su da yeni ateşi besleyen ışıltılı bir buharlaşma üretir.

Herakleitos’a göre evren her çağda ateş yoluyla yeniden canlanır. Ancak Empodekles’in kendini ateşe daha yakın hissettiği anlaşılmaktadır, zira ya tanrıya dönüşmek ya da tanrıya dönüştüğüne dair müritlerini ikna etmek için Etna’nın kraterine atlar. Böylece ateşle yok olmayı seçerek arınmıştı.

Herakleitos ve Empodekles’e göre ateş yaratmakla kalmaz aynı zamanda yıkar ve yeniden hayat verir.

Stoacılar, her şeyin ateşten kaynaklanıp kendi evrimsel döngüsünün sonunda ateşe döndüğü evrensel bir patlama kavramını ortaya atmışlardır. Bu döngünün aslında yaşam döngüsünün anlattığını ileri sürerken stoacılar, bu kavramı ateş yoluyla arınmak olduğunu iddia etmişlerdir. Yani bu sürecin insanoğlu eliyle olabileceğini ima etmezler ama ateşin rol oynadığı birçok kurban töreninin ardında ateşin yok ederken arındırıp yeniden hayat verdiği fikrinin yer aldığına işaret eder.

Ateş ilahi olanla en ideal şekilde Plotinos’ta görülür. Ateş tanrının bir tezahürüdür. Çünkü hakkında hiçbir şey söylenemeyen BİR’in hareket etmemesi ve yaratılış eylemi sırasında kendisini tüketmemesidir. Ateş de sadece ondan yayılan ışınlardır. Güneş de çevresinde parlayan ışığı sürekli yayar ama kendisi olduğu gibi kalır ve kendini tüketmez.

İyonyalı felsefecilere göre, Uranus, Gaia, Pontos artık insan biçimli tanrılar değildir, somut fiziksel görüntülerdir; yani hava, su, topraktırlar.

Nitekim İlk çağ Yunan filozofları ateşi yaratıcı bir unsur olarak değerlendirmişlerdir. Buna ilk örnek İyonya’lı Herakleitos’tur. Onu Empodekles ve Pythagoras takip eder. Şimdi kısaca ateşi kutsayan bu filozofların düşüncelerine bakalım.

Herakleitos, yaratılışa kafa yoran kendinden önceki düşünürlerin fikirlerine karşı çıkarak, ilk maddenin hava, su ve toprak olmadığını ileri sürerek, “herkes için aynı olan bu dünyayı tanrılar ve insanlardan hiçbiri yapmamıştır. O her zaman ateş olmuştur. Şimdi ateştir, her zaman ateş olarak kalacaktır; ölçüyle yanan ve ölçüyle sönen canlı bir ateş der”.

Böylece evrensel başlangıcın ateş olduğu varsayımı Antik Çağ Yunan düşünürlerinden Herakleitos’un teorisine dayanır.

Antikçağ Yunan atomculuğunda ruh atomları yuvarlıktır ve ateşsidir. Herakleitos da ruhu sıcak bir buhara benzetir. Ona göre insan üç şeyden meydana gelmektedir: Ateş, su ve toprak. İnsan ruhu aslında ateşten meydana gelmiştir. Ancak bu ateş bireysel ruh haline dönüşürken “nemlenen” bir ateştir. Nasıl ki ateş sönerken su, hava ve toprak olursa bireysel ruh haline gelirken de o, ateş olma özelliğini hayli kaybederek “ıslak” olur. O halde aslında ateş ruhun insan varlığına girişi ve buna bağlı olarak ortaya çıkan nemlenmesi bir tür ölümdür.

“Topraktan geldik toprağa döneceğiz” deyişinin aksine Herakleitos, nesnelerin kendisinden gelip, kendisine gittikleri ilk maddenin ateş olduğunu söylemiştir. Ona göre dünyamız sonsuz canlı ateşten değişmeyle meydana gelmiştir ve bir vakit gelecek sonunda tüm ateşe girecektir, böylece akış yeniden başlayacaktır.

Herakleitos’a göre, "Bütünün kendisi olan bu evreni ne bir tanrı ne de bir insan oluşturmuştur. O, sürekli belli ölçülere göre yanan, belli ölçülere göre sönen ezeli ve ebedi ateştir. Her şey ateşten gelmiş ve yine ateşe dönecektir. Bu değişim sürecinde ateş değişmez iken etkilemiş oldukları karşılıklı olarak birbirlerine dönüşürler. İşte bu dönüşümler evrenin düzenini oluşturur.”

İyonya’lı düşünüre göre, her şey birbirinin ölümünü yaşar; “Ateş havanın, su toprağın ve toprak suyun. Bu hareketlilik içinde değişimler yaşanmasına rağmen tözün miktarı değişmemektedir. Ateş önce bir şey sonra başka bir şey olur. Fakat bu şeyler aynı süreci izleyerek ama tersinden izleyerek eski ve asli şekillerine dönerler. Bu değişimler bir ölçüye, değişmeyen bir yasaya göre gerçekleşir. Değişende değişmeyen değişmenin kendisine göre gerçekleştiği yasa değişmenin mantığıdır: “Ateş ölçüyle yanar ve ölçüyle söner.” Bu söylemde Herakleitos’un aynı suda iki kez yıkanılmaz deyişinin payı vardır yani onun her şeyin aktığı yönündeki ünlü öğretisidir. Ateş bildiğimiz gibi bir an için bile hareketsiz kalmayan sürekli olarak değişme içinde olan bir şeydir. O halde ateşten meydana gelen varlıkların ve bütün evrenin aynı özelliklere sahip olmasından yani sürekli oluş ve akış içinde olmasından daha doğal bir şey olamaz.

İşte Herakleitos’a göre bu ölçü veya yasaya LOGOS adı verilir.

Herakleitos’a göre en büyük ateş güneştir; “Güneş ölçülerini aşmayacaktır. Her şeyin kaynağı olan ve ateşin en saf şekilde kendisinde bulunduğu güneş bile bu yasaya itaat etmek zorundadır. Evrende bulunan her şey güneşe benzer bir şekilde bu zorunluluk yasasının hükmü altındadır. Evren tanrıyla bir ve aynı şeydir. Aslında Herakleitos’a göre evren , tanrı ateş ve LOGOS bir ve aynı şeydir. Tanrı evrenin ilkesi olan ateşin en saf halidir. LOGOS tanrının evrende iş gören bir güç, bir yasa olmak bakımından tanımlanmış adıdır. Kısacası LOGOS evrenin içinde olan, ona içkin olan ateşin bizzat kendisinde bulunan veya ateşin kendisi olan yasadır.

 

Herakleitos logos-ateş-varlık ilişkilerinin değişmezliğinden söz etmekte ve dünya düzeninin “her zaman ölçüye göre yanan ve ölçüye göre sönen bir ateş” olduğunu söylemektedir.

Herakleitos bilgelikle ruh kuruluğu arasında ilgi kurmaktadır:” En kuru ruh, en bilge ruhtur.” Nasıl ki makro kozmosta bilgeliğe özdeş kılınan tek şey ateşse mikro kozmosta da en bilinçli olan yalnızca ateştir.

 

EMPODEKLES (MÖ 494-434):

Gaston Bechelard, Empodekles’i yorumlarken “Hyperion doğanın hayatına daha derinden karışan bir hayatı seçerken, Empodekles kendisine yanardağın saf unsuru içinde eriten bir ölümü seçer. O bilge ve kendinden emin ilkçağın efsanevi kahramanı olgun insandır. Onun için gönüllü ölüm bilgeliğin kuvvetini kanıtlayan bir iman eylemidir” der.

Empodekles, batı düşünce tarihinde bütün varlığı kendine özgü biçimde dört elemente indirgeyen ilk kişidir.

 
   

 

Empodekles’in yaşadığı yer Sicilya adasında Etna yanardağının çevresinde bulunan Akragas’tır. Dört elemente anlam yükleyen ve yaratılışın nedeni olduğunu söyleyen Empodekles’e göre: ateş, su, aither ve topraktan oluşan bu dört elementin hâkim nedeni SEVGİ ve ÇATIŞMADIR. Ögelerin ilk karışımından aerin ayrıldığını ve dairesel bir biçimde yayıldığını savunur. Aerin hemen ardından ise ateş kaçıp kurtulmuştur.  Philon, Empodekles’in bu yaklaşımını “aither kopup ayrıldığında rüzgâr ve ateş tarafından yukarılara yükseltildi ve böylece varlığa geldi, geniş, uçsuz bucaksız ve kuşatıcı gök. Ateşe gelince o göklerin içinde kısa mesafede kaldı ve güneş ışınlarına dönüşecek şekilde gelişti” diyerek yorumlar.

Empodekles tanrıları da bu dört elementle özdeşleştirir. “Önce her şeyin dört kökünü öğren: Parlayan Zeus, hayat veren Hera, Hades ve gözyaşlarıyla ölümlü insanlar için hayat kaynaklarını besleyen Nestis.” Bu dört varlığı mitolojik kılıklardan sıyırdığımızda karşımıza, Ateş (Zeus), Toprak (Hades), Hava (Hera) ve su (Nestis) çıkar… Yunan tanrılarının en önemli özelliği ölümsüzlükleridir. Yaratılışı anlatana dört element ezeli ebedi ölümsüz varlıklar olarak görüldüğünden aralarındaki benzerlikten ötürü onlara tanrı denmiştir.

Empodekles’in dört unsur öğesi, Thales, Anaksimenes ve Herakleitos’un ana maddelerine bir dördüncünün eklenmesiyle meydana geldiği fark edilir. Yani Thales’in suyuna, Anaksimenes’in havasına, Herakleitos’un ateşine toprak eklenir.

Cismin içinde bulunduğu üç belli başlı durumuna bir dördüncünün eklenmesiyle ortaya çıktığı söylenebilir; çünkü cisimler ya sıvı (su) ya katı (toprak) ya gaz (hava) halinde bulunurlar. Burada haller temel maddelere dönüşmektedir.

Bu yaklaşımda Anaksimandros’un zıtların dengelediği ortam, sıcak ve soğuk, yaş ve kuru akılda tutulmalı Herakleitos’un ateşin bir süreç olduğu fikri unutulmamalıdır.

Yaşadığı yer göz önüne alındığında Empodekles dünya yüzeyinin altında ateş bulunduğunun farkında olmuştur. Bu ateşin dünyanın dışında bulunan gökteki ateşle birleşmek isteğini ve bunun için dünyanın yüzeyine kadar geldiğini savunur.

Dört elementin yaratılışın kaynağı olduğunu ileri süren Empodekles bu savını şöyle savunmaktadır; bu hareket sonucunda ağır unsurlar su ve toprak merkezde toplanmakta hafif unsurlar hava ve ateş çevrede yer almaktadır. Ateşin etkisiyle hava sabitlenirken merkezde bulunan kütle yeniden hareketsiz duruma geçerken toprağı çevreleyen bölgelerde çevrinti hareketi sürer böylece toprağın teri su, meydana çıkmakta denizler vs. bu şekilde oluşmaktadır.

Bu çevrinti hareketi dünya yüzeyindeki bitkileri, su ve topraktan oluşan insan biçimlerini meydana getirir. Solunum konusuna gelindiğinde Empodekles bu kez vücut ateşini yardıma çağırır. Bu ateş aynı eğilime uyarak vücut düzeyine gelir, kendisini çevreleyen havayı kovarak solunumu meydana getirir.

Empodekles çeşitli varlık alanlarına ilişkin olayları açıklarken de benzerlerin birbirini çekmesi ve birleşmesi ilkesine dayanır. Bunu bir örnekle açıklarken suyun parçaları NEFRET’in dünyaya nüfuz edip farklı türleri birbirinden ayırmasından sonra doğal bir eğilimle bu yasaya uygun olarak birleşirler. NEFRET’in görevi her zaman ayırmak çözmektir. Bu ayrılan ve parçalanan unsurların tekrar bir araya gelebilmesi için farklı bir ilkeye ihtiyacımız vardır o ise SEVGİ’dir.

İşte yanardağın ağzı olarak bilinen krater, şarapla suyu karıştırma çanağı anlamına gelir. Yani ateşle suyu... Günümüzde de ateşle suyun karıştığı kaptan ilham alan yanardağı çanağına da krater denmektedir. Empodekles su ve şarabın birbirine karışması imgesini ölümlü yaratıkları ortaya çıkarmak için SEVGİ dört elementi karıştırdığında oluşan yaratılış girdabını tasvir ederken kullanır. Daha sonra Platon’un Timaios diyaloğunda krater yaratıcı tanrının farklı türden ruhları ürettiği ve karıştırdığı kabın kozmik bir simgesi olarak yer alır.

Krater yalnızca erginlenerek yeni üyenin içmesi beklenen bir sıvı kaynağı değil, aynı zamanda yeniden göğe yükselebilecek arı, ölümsüz ve “kusursuz insan” olabilmesi için kendisini içine atması gereken bir şeydir de. Empodekles’te arınmak, kusursuz olmak için imanının verdiği güçle kendisini Etna yanardağına atar. Orfik ve Pythagoras’çı gelenekler de bu efsaneye dikkat çekerler.

EMPODEKLESİN KOZMOLOJİSİ: : Empodekles dünyamızın başlangıcında neler olduğunu anlatmaya çalışırken aitherin (felekler denilebilir) yani ilksel kaotik elementin nasıl evrenin sınırlarına ulaşıncaya kadar yükseldiğini anlatır. Sonra ise sıra “ateşe” gelmiştir. Aitherden daha ağır, ama yine de daha uçucu olan ateş aitherin yanına kadar yükselir ve onun içinde yayılır. Sonra ateş aither ile tepkimeye girer ve aitheri perdahlayarak ve billurlaştırarak Akdeniz ikliminde güneş her gün yükseldiğinde nefes kesici biçimde ışıl ışıl parlayan berrak gökyüzünü meydana getirir. Küçük ateş paketleri bu billurlaşmış aither içinde kaldı ve şimdi sabit yıldızlar olarak algıladığımız şeylere dönüştüler ve sonra bütün bu olayların en can alıcısı meydana geldi. Kozmosun üst sınırındaki aşırı ateş evreni çok ağırlaştırdı. Ateş aşağıya doğru ağır basmaya süreç içinde evreni ve gök kutbunu eğmeye başladı ve evrenin dairesel sınırından aşağı doğru kayarken yoğunlaşmış bir ateş kütlesi bildiğimiz güneş halinde bir araya toplandı. Gezegenlerin ve ayın oluşumu da bu kozmik dönüşümün eseridir. Bir zamanlar ateşten bir yarı küre olan şey arık ateşten bir yarı küre değildi, ateş artık yörüngesi etrafında dönen güneşte toplanmıştır.

Empodekles ateşin yok edici gücüyle Hades’i işaret ederken yaratıcı gücüyle de Hephaistos ile özdeşleştirir. Empodekles’in ateşi Hades ile özdeşleştirmesi diğer diyarlarda da benzer niteliklere büründürmüştü.

Güneşle yer altının yani Helios ile Hades’in yakın ilişkisi hatta özdeşliği Yunan dünyasında hem dini tapınmada ve hem de edebi düzeyde ifadesini bulurken Yunan – Mısır papirüslerinde yeniden belirir. Empodekles Hades’le ateşi eşitlemiştir. Görünüşte birbiriyle bağlantısız görülen ögelerin bir mitolojik kaynaktan türediği anlaşılmaya başlanıyor, fikirler hakkında Pythagoras’a sürüklenmeye başlıyoruz.

Ona göre güneş, ateşten yapılmış büyük bir kütledir ve aydan büyüktür. Ay diske benzer, gök de kristal gibidir

Empodekles efsanesi söz konusu olduğunda yer altı dünyasına iniş ölüm ve yeniden doğuştan oluşan ayinsel dizin batıda ilk Pythagorasçılarca uygulanmıştır.

Yeniden doğmak üzere ölüm Yunanlılarda ölümsüzleşerek veya tanrı katına yükselerek yeniden doğmak için faniliğin sonlandırılması çağrışımını uyandırırdı.  Bu ilk Pythagorasçılar tarafından doğruydu. Ayinsel ölüm ve iniş ölümsüzleşme ve yükseliş gibi değişik fikirlerin ardında göğe yükselişin başlangıcı olarak yeraltı dünyasına inişten ibaret temel şemayı fark etmek güç değildir. Yeniden doğmak üzere ölünür. Göğe yükselmek için derinlere inilir.

Empodekles kendini Etna’ya atarak ateşin derinliklerine dalmıştı. Yunanlılar için ateşin özellikle de yer altı dünyası ve ölümle de ilintili ateşin her şeyden önce arındırıcı bir işlevi vardı. Bu temel görüş o denli güçlüdür ki, cehennem ateşi acı çekme ve cezalandırmadan oluşan Hıristiyanlığın bakış açısından çok uzaktır.

Empodekles Hades ile ateşi eşitlemişti. Kraterler ve Etna’nın kendisi Sicilya’nın volkanik görüngüleri sırf yeraltı dünyasına giriş yerleri olarak görülmedi ama özel olarak Persphone gizleri ve mitoloji ile de ilişkilendirildi.

PLATON VE ATEŞ: Sokrat sonrası ateş düşüncesine baktığımızda ilk akla gelen Platon ve onun idealar teorisidir. Ancak önce sıcak ve soğuk arasındaki farkın ne şekilde ele alındığına bir bakalım; Sokrat karşıtların dengesini açıklamaya çalışarak yaklaşır teorisine, şöyle der, “Dostlar insanların haz diye adlandırdığı çok garip, doğrusu onunla karşıtı kabul edilen acı arasındaki ilişki akıl alır gibi değil. İnsanda aynı anda bulunmak istemez bunlar.” Empodekles’ten aldığı esinle şöyle devam eder Sokrat, “ancak peşine düşüp de birini yakalamaya kalktınız mı her seferinde diğerini de yakalamak zorunda kalırsınız, çünkü tek bir baş altında birbirlerine bağlanmış iki şey gibidirler. Bir karşıtın asla kendi karşıtına dönüşemeyeceği konusunda hem fikiriz . Sıcak dediğin şeye soğuk dediğin olur mu? Evet olur. Peki aynı şeyi kar ve ateş için de yapar mısın? Zeus şahit yapmam. Tersine ateş sıcaktan kar da soğuktan farklıdır. Kar, sıcağı kabul ettiğinde artık olduğu şeyi sürdüremez. Hem kar hem de sıcak olamaz. Sıcak ona yaklaştığında ya geri çekilir ya da terk eder gider orayı. Aynı şekilde ateş de soğuk kendisine yaklaştıkça ya geri çekilecek ya da orayı terk edecektir. Hem soğukluğu almaya hem de kendisiyle aynı kalmaya yani hem ateş hem de soğuk olmaya hiçbir zaman yanaşmayacaktır.”

 

Hocası Sokrates’ten aldığı bilgiyi kendince yorumlayan Platon’un idealar teorisine geçmeden önce onun ünlü diyaloğu Timaios’ta ele aldığı ateş ile ilgili görüşlerine kısaca göz atalım; Platon’a göre evrenin doğmasında zorunlulukla zekâ birleşmiştir. Zekâ, zorunluluğu ve doğan şeyleri iyiliğe doğru yöneltmiştir. Evren böylece başlangıçtan itibaren bilgeliğe boyun eğen zorunlulukla, bilgelik üzerine kurulmuştur.

 

Platon’a göre, Tanrı bütünü düzenlemeye kalkınca başlangıçta ateş, su, hava ve toprak kendilerine ait bazı şekillerin izlerini taşıyorlardı, öncesinde ise kendi doğal hallerinde idiler. İşte tanrı onları bu halleriyle alarak onlara idealar ve sayılarla, ki burada Pyhthagoras’tan esinlenme vardır, ayrı ayrı şekiller verdi. Onları güzel ve iyice bir araya toplamak için düzensizlikten kurtardı.

 

Platon bu düzeni açıklamak için üçgenlerden yararlanarak evrenin oluşmasında yer alan ateş, hava, toprak ve suyun bu cisimlerle nasıl sembolize edilebileceğini açıklar. Ateşe ise piramit cismini yakıştırır ki en katı en sağlam bir cisim olarak ateşin öğesi olduğunu ifade eder. Unutulmamalıdır ki, piramit dört kenarı üçgen tabanı kare bir cisimdir.

 

Platon insanın aydınlanması ve özgürleşmesini anlatmak için Mağara alegorisini sunar insanlığın bilgisine; Platon’un Devlet adlı diyaloglarında Sokrates'in ağzından ortaya atılan antik çağ felsefesinin en önemli alegorilerinden biridir.

 

Alegoriye göre bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve bu insanlar başlarını sağa ve sola çeviremezler sadece karşılarındakini görebilmektedirler. Doğuştan beri bu mağarada bulunan insanlar mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar. Nihayet bir gün bu insanlardan bir tanesi zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağarayı terk eden bu insan mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Mağaradaki arkadaşları ise mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği aktarabilmek de imkansızdır. 

Platon'un düşüncesi bu alegori üzerinde şekillenir. Ona göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya vardır. İnsan bedensel olarak nesneler dünyasına aittir. Ancak ruhen bir zamanlar bulunduğu idealar dünyasından izleri de kendisinde taşımaktadır.

 

Alegoride temel olarak mağaranın toplumu, zincirin o toplumsal yapı içerisinde var olan kuralları, mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin toplumda kabul edilen doğruları sembolize ettiği ileri sürülebilir. Buna göre zincirini kıran birey, gerçek hakikatin peşine düşen bir filozofu olduğu kadar sorgulayan insanı da temsil etmektedir. Platon bu ünlü kuramını açıklayabilmek için de ateşi kullanmıştır elbette. Mağarada gölge ortamı yaratmak ve kuramını kanıtlamak için daha anlamlı bir element olabilir miydi ? Hem karanlığı kırmak için ışık hem de insanda farkındalık yaratmak, aydınlatmak için ateş…

 

 DİĞER YUNAN DÜŞÜNÜRLERİ VE ATEŞ:

EURİPİDES VE YILDIZLAR: Euripides yıldızların gece yemek için gündüz buhar toplamaları yüzünden geceye altın rengi yıldızların süt annesi adını verdi.

PERİKİDES PENTEMYCOS: “Beş Küre” adlı manzum eserinde zamanı temsil eden Kronos’un tohumlarından Ateş, Hava ve su doğmuştur. Bunlardan ise çeşitli tanrı kuşakları çıkmıştır.

ANAKSİMANDROS: Dikkatini evreni meydana getiren şeyler arasındaki farklılık, hatta zıtlık ve mücadele çekmiştir. Evrendeki sıcak ateşi ama onun yanında aynı zamanda soğuk havayı görmektedir. Kuru olan toprağın yanında ıslak olan su vardır. Onlar kendi aralarında sürekli birbirleriyle mücadele halindedir. Ateş suyu ısıtıp buhar haline getirmekte böylece yok etmektedir. Ama buhar da yağmur olup yağmakta ve yanan ateşi söndürmektedir.

ANAKSİMANDROS: Evrenin merkezinde toprak onun etrafında su bulunur. Güneşin etkisi ve buharlaşma sonucu hava meydana gelmiş ve nihayet havanın etrafını da bir ateş kuşağı sarmıştır.

Ateş kuşağı zamanla patlayarak arasına havanın sızmasına imkân vermiştir. İşte yıldızlar bu hava tarafından çevrelenmiş olan ateş kütleleridir.

 ANEKSİMENES: Dudaklarımızı büzerek avucumuza üflediğimizde çıkan havanın soğuk, ağzımızı mümkün olduğunca açıp yine avucumuza üflediğimizde çıkan havanın ise sıcak olduğunu gözlemlemiş ve şu sonuca varmıştır; yoğunlaşan havanın soğuk, seyrekleşen havanın sıcak olması gerektiği, fiziksel olarak söylenirse havanın yoğunlaşması durumunda soğuk olanı yani suyu ve toprağı, seyrekleşmesi durumunda ise sıcak olanı yani ateşi meydana getirmesi sonucuna varmıştır.

PARMENİDES: “Bütün alem aynı zamanda ışık ve karanlık geceyle doludur. İkisinden birinin içinde olmadığı hiçbir şey yoktur.

Parmenides, evreni iç içe girmiş halkalar ve taçlardan meydana gelen bir bütün olarak düşünmektedir. Onların merkezinde yer vardır. En dışta ise saf ateşten veya ışıktan bir halka bulunmaktadır. Diğer halkalara gelince onlar ışık ve karanlığın bir karışımından meydana gelmektedir. “BİLGİ ister duyum ister düşünce söz konusu olsun, bilen varlıkta soğuk ve sıcak olanın iyi karışımını gerektirir. Sıcak olanın ağır basması düşünceyi soğuk olanın ağır basması ise duyumu hâkim kılar.

PHILALAOS: Evrenin merkezine ne yeri ne güneşi koymayıp bir merkezi ateşi koyduğunu söyleyebiliriz. Bu görüşe göre bu merkezi ateşin etrafında bütün gök cisimleri dairesel bir hareketle dönmektedir. Merkezi ateşe yakınlık sırasına göre onun etrafında önce KARŞI-YER gelmekte onu sırasıyla yer ve dünya, ay, güneş, bu dönemde bilinen beş gezegen ve nihayet sabit yıldızlar küresi takip etmektedir.

ARISTOTELES:  Düşünür ise bu konuya yaklaşımını hareketi açıklamak için kullanır. Ona göre hareket iki türlüdür; doğal ve cebri. Doğal hareket cisimlerin doğal yerlerine gitmek için yaptıkları harekettir. Taş yere düşer ateş ise yukarı doğru hareket eder. Taş yere doğru hareket yapar çünkü toprak evrenin merkezi olan yerken, ateşin doğal yeri ay üstü alemin dış küresidir.

DEMOKRİTOS: Ateş atomları kare şeklindedir bundan dolayı diğer atomlardan daha kolay daha hızlı hareket etmektedirler. Ruh atomları da aynı şekilde insan vücudunda her tarafa rahatça nüfuz edebilirler çok hızlı hareket ederek insan bedenine hareket ve hayat sağlarlar.

SİMYA VE ATEŞ

Katıyı eritmeyi

Eriyiği uçurmayı

Uçucuyu toz yapmayı bilirsen

Huzura erersin

ATEŞ, ZİHİN VE SİMYA: Fabre, bütün kuvvet, cesaret, kızgınlık, erkeklik niteliklerini ateşle özleştirir: “ Kadınlar daha soğuk ve ıslak mizaca sahip olduklarından erkeklerden daha kuvvetsiz, daha ürkek ve daha cesaretsizdirler. Çünkü kuvvet, cesaret ve eylem, etkin unsurlar olan ateş ve havadan gelir, bu yüzden onlara erkek unsurlar denir. Öteki unsurlar olan su ve toprak ise edilgin ve dişi unsurlardır.”

Bir simyacı gözüyle de bakıldığında ateşin eril ilke olduğu anlaşılır. Ateş bireyselliğin bilimsel ilkesidir. Bize ateşin tam anlamıyla bir cisim olmayıp dişi maddeyi biçimlendiren erkek ilke olduğunu ifade eder. Bu dişi madde sudur.

İnsan zihninin yansıtıldığı ilk nesnenin, ilk olayın ateş olduğu bilinir. Ateş tarih öncesi insanı için tam da sevmek arzusuna eşlik ettiği için bilmek arzusunu hak eder; şüphesiz ateşin fethi insanı hayvandan ayırmıştır.

Ocağın önünde hayal kuran adam ise derinliklerin adamı ve bir oluşun adamıdır. Ateş hayal kuran adama oluş halindeki bir derinliğin dersini verir. Rodin’in sezgisi “Her şey varlığını borçlu olduğu alevin sınırıdır.” Ancak bu sezgi bir anlamda derinliğin heykeltıraşı olduğu, bir hayat gibi, bir alev gibi içerinin çizgilerini dışarı ittiği hissini canlandırır Rodin’in heykeli.

Hareketin kendisi düşünmeye itmez. İnsan zihni bir fizik dersi gibi başlamaz. Ağaçtan düşen meyve akıp giden dere saf bir zihnin önüne hiçbir sır koymaz. İlkel insan dereyi düşünmeden seyrederdi; “Uyuklayan bir çobanın akıp giden suya bakması gibi.”

Oysa ateş aynı değildir. Ateşle her şey değişir. Her şeyin değişmesi istenince ateş çağrılır. Paul Valery “Ateş sanatlarında durmak yoktur, dinlenmek olmaz, düşünce, cesaret veya huy değiştirmek olmaz. Ateş, insan ile biçimin kavgasını en heyecanlı yönüyle dayatır. Hararetine sunulan madde üzerinde harikulade işlemi gözlemi zor bir takım fizik ve kimya kuralları tarafından sıkça rastlanan, tehdit edilen, tanımlanan korkutucu bir kesinlik etkenidir.

Ateş belki de özellikle simyacıları çok uğraştırmış bir olaydır. Uzun zaman ateşin sırrını çözmenin evrenin merkezi sırrını çözmek olduğu varsayımıyla hareket edilmiştir.

Babil ve Mısır geleneklerinde olduğu gibi bu diyarlardan etkilenen Empodekles’in Hades ile ateşi özdeşleştirmesine şaşırmamak gerekir. Güneş ve yeraltı ateşinin paradoksal ilişkisi Empodekles’te farkındalık yaratmıştır.

Güneş, yer ve yeraltındaki birlikteliğin korunmasından ve sürdürülmesinden sorumlu olan her şeyden önce simya geleneği idi. Bu gelenekte başta Mısır ve Babil olmak üzere buralarda gelişmişti.

Simyacılar antik dönemin sonlarından başlayarak bütün Orta Çağ ve Rönesans boyunca karanlığın derinlerinde ışığın paradoksal keşfiyle çok ilgilenmişlerdir. Yukarı ile aşağı, göksel ve yersel arasındaki bildik ayrımları derinlemesine yorumladılar. Onlara göre ateş ancak ikincil olarak göksel bir fenomendi; başlangıcı itibarıyla yerin merkezine aitti ve oradan geliyordu. Kimi zaman kullandıkları adlandırmayla bu “merkezin ateşi” simyasal dönüştürme işleminin anahtarı olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre ışığın gerçek kaynağıydı. Ondan sürekli “yerdeki güneş- yeraltı güneşi” diye söz ettiler. Bir yandan bu yersel ya da görünmez güneş bir cehennem ateşi bir kara güneş bir Araf karanlığı idi. Öte yandan yerin karanlığından çıkan bir güneş olarak yalnızca görünür güneşin değil aynı zamanda yıldızların ışığının da kaynağı idi.

Simya literatüründe bu görüş Empodekles’e mal edilir, bu düşünceye yönelik atıflar Arapça Mushafû’l Cemâa adıyla anılan metinde “Filozoflar Meclisi” gibi anlam taşımakta olup metin Turba Phillosophorum adıyla Latinceye çevrilmiş olup Pythogaras başkanlığında toplanan eski filozoflara atıf yapar.

Bu söz konusu metnin bugün yalnızca Latincesi bilinmekte olup Empodekles bu metinde “Gelecek kuşaklara havanın suyun inceltilmiş hali olduğunu bildiriyorum” sözleriyle başlayan konuşmasını içerir. Empodekles, dünyayı daha sonra bir yumurtaya benzeterek sürdürür, bu durumda toprağın kendisi kabuğa, toprağın altındaki su yumurta beyazına ve suyun altındaki ateş yumurta sarısına denk düşer. Son olarak civciv halini alan yumurta sarısının ortasında güneş bulunur.

Empodekles’in bu görüşü Carl Jung’da daha bir anlam kazanır. Yerin merkezini terk eden güneş ile ilgili tuhaf fikrin simyacı öğretinin temeli olduğunu fark eden Jung, Philosophorumun ilk Latin yorumların metinlerinde bile güneşin yeri olmasını saptamakla yetinmeyip anlamının hiçbir soru işaretine yer bırakmadan aynı anlamı içerdiğini maddenin merkezindeki kızgın ve doğurgan yerle ilgili aynı temel fikrin MS ilk yüzyılların Gnostik yazılarında da bulunabileceğini söyler. Buna Yunan simya geleneğinde bir dairenin merkezindeki nokta imgesinin yüzyıllardır güneşi simyacı yumurtasını ve kırmızı kükürdün yanıcılığı ve doğurganlığın ilkesini belirtmek için kullanılan genel bir simge olduğunu ekleyebiliriz. El yazması okuması kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde doğrudur ve Empodekles’in Turba’daki öğretisi açıktır: yerin merkezindeki ateş görünür güneşi doğurur.

Yerin derinliklerindeki ateş düşüncesi simyacı öğretinin asli bir öğesidir (VİTRİOL)…

Simya sürecinde ateş ne zaman rol oynar? Isı maddeler üzerinde etkili olduğu zaman maddeler önce toza, yağlı ve yapışkan suya dönüşürler, bu su buharlaşıp kabın tepesine doğru toplanır, sonra çiy ve yağmur şeklinde aşağı iner ve burada siyah ve yağlı bir sıvı oluşturur. Bundan dolayı arıtma ve buharlaşma, yükseliş ve inişten söz edilir. Su koyulaştıktan sonra önce siyah zift gibi olur. Onun için pis ve iğrenç kokan toprak adı verilir, ayrıca küf ve mezar kokusu yayar. Bu işlem sırasında arıtma, damıtma, kalsinasyon, sindirim veya pişme, çözünme, bozulma ve koyulaşma gibi terimler kullanılır. Bu da işlemin tek bir kapta kızıllaşıncaya kadar maddenin pişirilmesine işaret eder. Dolayısıyla simyacılar hep ateşten yararlandılar ve ateş simyanın temelini oluşturur, ama aynı zamanda simyanın en erişilmez sırlarından biridir.

Bir cevher olarak ateş, en çok değer verilen bu yüzden nesnel yargıları en çok bozan cevherdir. Ateşe verilen değer pek çok açıdan altına verilen değere eşittir. Altının madenlerin değişimi için filizlenme değerleri ve bilim öncesi ilaç hazırlama usulündeki şifa değerlerinden söz edilebilir. Hatta simyacı altına değer katan bir unsur olduğu için yani ateşin kabı olduğu için değer verir, “ALTININ ÖZÜ ATEŞTİR.” Ateş doğanın bütün etkilerini özetleyen temel etkin ilkedir. 18. yy da bir simyacı “ateş hiçbir şeyi boş yere yapmayan aylaklık bilmeyen ve hiçbir şeyin onsuz olamadığı doğadır” der.

Ateş her şeyi canlandıran her şeyin varlığını borçlu olduğu unsurdur, hayat ve ölüm varlık ve yokluk ilkesidir, kendi kendine işler, işleme gücünü kendi içinde taşır.

Ateş ve hayat denklemi Paracelcus sisteminin temelini oluşturur. Paracelcus’a göre ateş hayattır ve ateşe yataklık eden bir şey gerçekten hayatın filizini taşır. Paracelsus’un gözünde cıvanın değerli olması son derece kusursuz bir ateş ve semavi ve gizli bir hayat içerdiği içindir. Şifa bulmak ve döl vermek için bu gizli ateşi eyleme geçirmek gerekir.

Ateşin, bir simyacı için önemi olan sahip olunmuş, korunmuş, kapatılmış, mahrem sıcaklığın, maddenin içinde hatta karnında saklı ve görünmez varlığını kabul etmeye ittiği bilinmektedir. Maddede içkin olan bu ateşin teorisi özel bir maddeciliği belirler. Bu içsel ısı canın maddeleşmesine veya maddenin canlanmasına tekabül eder. Madde ile hayat arasında bir geçiştir.

Simya bilindiği gibi gizli maddenin açığa çıkartılması için gerçekleştirilen eylemler silsilesidir. İşte Paracelcus bu nedenle cıva mitosuna özel bir önem atfederek “Ben kendi içimde ateşim, ateş benim etimdir, ateş benim hayatımdır” dedirtir. Bir başka simyacı ise, “Ateş her şeyin merkezinde işleyen bir unsurdur” diyerek adeta Empodekles’e ses eder gibidir.

İlahi ateşle cehennem ateşi arasında bir yerde simyanın baş aktörü ateş bulunur. Ateşle eritme potası bir ham maddeden çeşitli işlemler yoluyla adi metallerin altına dönüşmesini sağlayabilecek felsefe taşını elde etmeyi amaçlayan simya işlemi için temel unsurlardır.

Ham maddenin işlenmesi maddenin aldığı renklere göre üç farklı aşamadan oluşur: siyah süreç, beyaz süreç ve kızıl süreç. Siyah süreç maddenin pişirilmesini ve ayrıştırılmasını, beyaz süreç bir arıtma ve damıtma sürecini, kızıl süreç de son aşamayı oluşturur. Kızıl güneşin rengidir, güneş de altınla sembolize edilir. Bu işlemlerin aracı ATHANOR denilen hermetik fırındır. Bu işlemde kullanılan ana maddeler kükürt, tuz ve cıvadır.

Simyacıların dili üç ilkeye dayanır:

  • Bu zanaatın konusu sırların en büyüğü olduğu ve açıklanamaz olduğu için hiçbir ifade hiçbir şeyi açıkça söylemez ve hiçbir sembolik yorum son nitelikte değildir, çünkü işin sırrı hep başka bir şeydir.

Hermetik filozofların yazdıklarını kelimelerin kendi sırasındaki anlamları temelinde açıklamak isteyecek olanlar kendilerini içinden asla çıkamayacakları bir labirentte bulacaklardır.

  • Altın, gümüş cıva gibi sıradan maddelerden söz ediliyormuş gibi geldiğinde bile aslında o maddelerle ilgisi olmayan filozofların altını ve cıvasından söz ediliyordur.
  • Bir yandan hiçbir ifade söylediği sanılan şeyleri söylemezken diğer yandan tüm ifadeler hep aynı sırdan söz eder.

“Ne dersek diyelim biliniz ki daima fikir birliğindeyiz. Birinin sakladığını diğeri ortaya çıkarır ve gerçek anlamda araştırma yapan biri her şeyi keşfedebilir.”

ORTA ÇAĞDA ATEŞE SANATSAL BAKIŞ: Engizisyona karşı gelen, sapkınlıkla suçlanan her yurttaş yakılmak suretiyle infaz edilmiştir. Buradaki amaç söz konusu kişinin günahlarından arındırıldığını ispatlamak istercesine yakılmasıdır; çünkü ateş arındırır.

Ancak böylesi acı verici cezalandırılmaların yanında orta çağda ateş sanat eserlerinin yaratılmasında da kullanılmıştır.

Ateşin etkisi orta çağın estetiği üzerinde tamamen belirgin hale gelir. Buna en iyi örneği sahte Diyonisios Areopagites’in neo Platoncu eserlerinde görmek mümkündür; İlahi Hiyerarşide şöyle der:” Ateş ilahi zekanın en tanrısal yönünü yansıtır, nitekim kutsal yazarlar madde üstü olan ve biçimi olmayan maddeyi ateş simgesiyle tasvir ederler. Çünkü ateş görünür şeylerden görüldüğü kadarıyla ilahi yaratıcının birçok yönüne sahiptir. Nitekim duyu nesnesi olarak ateş her şeyin içinde vardır ve hiçbir şeyle kaynaşmadan içinden geçer, hepsinden ayrıdır ve aynı zamanda tamamıyla şeffaf hem de esrarlı olduğu için özünde bilinmez, elle tutulamaz, görülemez ama her şeyi yakalar.”

Orta çağın mistik şairlerinden Bingenli Hildegard’a bakalım “Tanrının yollarını tanı” adlı eserinde “çok parlak bir ışığın içinde safir renkli bir insan figürü gördüm, çok hoş ışıl ışıl bir ateşle baştan başa yanıyordu, o harika ışık ışıl ışıl ateşin tamamına o çok parlak ışık ve o ışıl ışıl ateş de insanın tamamına yayıldı ve böylece tek bir erdem ve güçten oluşan tek bir ışığa dönüştü.”

Dante’de cennetin üçüncü kantosunda o ışıl ışıl parlayan alev girdaplarını ağaran bir ufuk benzeri çepeçevre beliren o tek düze ışığı o beyaz gülleri, tanrının tezahürünün de bir ateş vecdinde göründüğü ışıl ışıl parlayan kıpkırmızı çiçekleri görünür kılmaya çalışmıştır.

Yüce ışığın derin arı tözünde/Aynı renkte aynı büyüklükte/Üç daire belirdi gözlerimin önünde/Biri birine yansıyordu/Ebem kuşağının ebem kuşağına yansıması gibi/Üçüncüsü ikisinden eşit kaynaklanan bir ateşti…

  1. yüzyılda Johannes Scotus Eriugena şöyle der: “Evrensel bir fabrika şeklindeki bu dünya birçok ışık benzeri sayısız unsurdan oluşan devasa bir aydınlıktı
Gönderdi Genel 11 Eyl 2020 11:36

Yorumlar (0)

Giriş Yapılmamış